8. Gün (Göçek-Köyceğiz-Toparlar Şelalesi-Marmaris) (108 km)
Hem açık alanda yatmış olmamdan hem de sabahları oluşan kırağının etkisiyle olsa gerek sabah 5.00 gibi uyandım. Uykumu tam almıştım. Gözlerimi açtığımda yanımda bir kirpi geçiyordu. “Günaydın kirpi kardeş!” dedikten sonra eşyalarımı toplayıp dün de yemek yemediğimden dolayı birkaç parça bir şey atıştırdım. Bu sırada İzmir’den gelen Osman abi yanıma geldi. Göçek’e gece gelmiş. Beni orada yatarken görünce kendisi de biraz ileride çimlerin üzerinde uyumuş. Gayet rahat yattığımı söyledi. Sonra bisikletimi görünce derin uykuma hak verdi. Onunla biraz muhabbetten sonra yola koyuldum. Öğlene doğru Köyceğiz’de olmayı planlıyordum.
Ana yola çıkmadan önce bir evin önünden geçerken evin bahçesinden çıkan iki köpekle biraz münakaşa yaşadık. Bisikleti köpeklerle aramda kalkan olarak kullandım. Bir kez daha bisikletime teşekkür ettim.
Köyceğiz girişinde bir benzinliğe uğradım. Orada konuştuğum görevli suya girmek istiyorsam Köyceğiz Gölü’nün çok pis olduğunu Marmaris yolu üzerindeki Toparlar Şelalesi’nin güzel olduğunu söyledi. Aslında Köyceğiz’in içinden geçip orman yolunu takip ederek Marmaris’e gitmek istiyordum. Bu yolu sorduğumda; o yolda askeri üs olduğunu geçişime izin vermeyebileceklerini söyledi. Aksaz askeri üstünü arayıp durumu sordum. İzin vermeyeceklerini söyleyince Toparlar Şelalesi’ne gitmeye karar verdim.
Şelaleye giden toprak yol biraz tanıdık gelmişti. Limonata satan Limonate Dede’yi görünce hatırladım. Bir belgeselde izlemiştim. Belgeselde Toparlar köyü ve şelalesi anlatılıyordu. Dededen bir limonata alıp bisikletimi oraya bıraktım. Şelaleye doğru gittim. Muhteşem bir yerdi, buz gibi suyu vardı.

Saat 15.00 gibi oradan ayrılıp Marmaris’e doğru pedal çevirmeye başladım. Çocukluk arkadaşım Furkan Marmaris’te askerlik yapıyordu. Bu sebeple bugün Marmaris’e varmayı düşünüyordum. Normal tempomdan daha tempolu bir şekilde yol alıyordum. Hava biraz bozuyordu. Kara bulutlar yaklaşıyordu. Yağmur çiselemeye başlarken kendimi bir benzinliğe attım. Benzinliğe girer girmez yağmur şiddetlendi. Orada sağ olsun benzindeki görevli bir abi odaya davet edip, çay ısmarladı. Vanlı olduğumu öğrenince geçmişte yaşadığı bir olaydan bahsetti.
1998 yılında hasta olan küçük oğlunu bir şehirden (şehri hatırlayamadım Erzurum olabilir) Van 100. Yıl Hastanesine otobüsle götürürken yanında oturan kişi Vanlıymış. Oğlunun hastalığı ciddiymiş. Otobüsün sarsıntısı, hastalık durumu derken oğlu birkaç kez istifra etmiş. “Yanımda oturan o delikanlı Van’a gelene kadar oğlum her istifra ettiğinde oraları temizledi. Bir iki kişi yaşanan duruma laf ettiğinde onlarla münakaşaya girdi” dedi. Anlatırken biraz gözleri dolmuştu. Oğlunun durumunu sorduğumda hastalıktan dolayı zekâ gelişiminin tam ilerleyemediğini, şu an en azından sakin bir şekilde hayatına devam ettiğini söyledi.
Biz bu muhabbeti ederken yağmur dinmişti. Orhan Abi’ye teşekkür edip yola koyuldum. Önümde 3 km’lik bir yokuş vardı. O yokuşun son demlerini tırmanırken tekrar şiddetli bir yağmur başladı. Yokuşu çıktığım için geri inmek istemedim. Etrafta yağmur geçene kadar sığınabileceğim bir yerde yoktu. Bisikletin üstünü poşetlerle örtüp bisikleti bir ağaca dayayıp beklemeye başladım. Yarım saat boyunca o yağmur sürdü. Ortalığı sel götürdü. Haliyle en ince ayrıntısına kadar sırılsıklam oldum.
Islak ıslak inişe geçtim. Biraz üşüyordum ama sıkıntı yoktu. Kaç gündür güneşten, sıcaktan bunalmıştım. Üşümeyi özlemiştim. Söylenmeyecektim.
Gökova’dan sola dönüp Marmaris yoluna girdim. Önümde 2 tane yokuş kaldı. İlkini aştım. Tekrar inişe geçince yine yağmur başladı. Yine sırılsıklam oldum. Yağmur, rüzgâr, yokuşlar derken son yokuşta pedal çevirmeye mecalim kalmadı.
Bisikletim elimde, Marmaris’le aramızda kalan son yokuşu yürümeye başladık. Bir yandan yağmur damlaları yüzüme vuruyordu, bir yandan batmakta olan güneşin son ışıkları gözümü kamaştırıyordu. Havada uçuşan renkli toz taneciklerini görüyordum. Gözlerime giren yağmur damlalarından dolayı gözlerimi kırpıştırdığımda, gökkuşağının renklerini görüyordum. İliklerime kadar yaşamı hissediyordum. Ağzım kulaklarımdaydı. Deyim manasıyla değil gerçekten öyleydi. Marmaris’e girene kadar tüm dişlerim gözükecek şekilde sırıtıyordum.

Marmaris’e girince haritaya baktığımda Furkan’ın askerlik yaptığı yerin Marmaris’ten Datça tarafına giderken Hisarönü’nde olduğunu anladım. Yani bugün yanına uğrayamayacaktım.
Yanımda bulunan konserveleri yemek için bir yer ararken bir lokantaya rastladım. Adı Yiğit Lokantası’ydı. Halk arasında Hacının Yeri diye de geçiyor. Fiyatlar çok uygundu. Çok şaşırmıştım. Evinde yemek yesen daha pahalıya denk gelirdi. Bir iki kişiye sorduğumda adamın şaka yolu ahirete çalıştığını söylediler. Gerçekten helal olsun.
Yemekten sonra uyumak için yer aramaya başladım. Marmaris aşırı kalabalıktı. Kalabalık yerlerde konaklamak gerçekten zor oluyor. Hiçbir park gözüme güvenilir gelmedi. Camiye gittiğimde ise kapılar kilitliydi. Avlusu bile güvenilir gelmedi. Bisikleti caminin arkasında kilitleyip camiyle mezarlık arasında -bir Fatiha okuduktan sonra (kendime mi okudum oradakilere mi o an emin olamadım)- yatağımı atıp uyudum.
0 Yorumlar