ISPARTA-İSTANBUL BİSİKLET TURU 13. GÜN - Ayetullah Kılınç

ISPARTA-İSTANBUL BİSİKLET TURU 13. GÜN

13. Gün (Güvercinlik-Kıyıkışlacık-Akbük(Didim)-Didim-Akköy) (86  km)

Sabah uyandığımda Bodrum’a gitme, orada vakit geçirme isteğini kendimde bulamadım. Zaten kalabalık, popüler yerlerde olmaktan haz almıyordum. Orada olanları tahmin etmek zor değildi. Doğal güzelliklerinden bahsetmiyorum. Eminim mükemmel bir doğası vardır. Fakat insan yoğunluğunun çok olduğu yerlerden biri. Bu yoğunluğunda pahalılık, kirlilik(, kuru gürültü olarak yansıması olur. Bu sebeple uğramak istemedim. Bilemiyorum, belki uğramamakla hata ettim.

Eşyalarımı toplayıp bir şeyler atıştırdıktan sonra Didim’e doğru pedal çevirmeye başladım. Bodrum Havalimanını 7 km kadar geçtikten sonra yol ayrımından sola sapıp gürültüden uzaklaşmayı başardım. İç yoldan ağaçların, tarlaların arasından giderken yanımda bir taksi durdu. Kayahan abi yolculuğumun nereye olduğu sorunca; Didim’e doğru gittiğimi söyledim. Kendi köyü olan Kıyıkışlacık’a uğramamı, orayı da görmemi tavsiye etti. Köy biraz içte kaldığı için uğrayamayabileceğimi söyledim. Kendisinin oraya doğru gittiğini, beni de alabileceğini sonrasında yolculuğuma oradan devam edebileceğimi söyleyerek kendisiyle gelmemi teklif etti. Teklifi kabul edip kendisiyle Kıyıkışlacık’a gittim.

Burası küçük bir balıkçı köyüydü. Köyde gezerken sahil kenarındaki kahvede oturanlar tarafından çaya davet edildim. Onlarla yaptığım sohbetten sonra teşekkür edip tekrar yola koyuldum.
                                                            Kıyıkışlacık                                                                

Akbük’e doğru yol alırken yine eğimli bir yola denk geldim. Yokuşu ağır ağır pedallarken ileride küçük baş hayvanları otlatan Serhat’la karşılaştım. Bisikletten inip kendisiyle sohbet ede ede yokuşu çıkmaya başladım.

Serhat hoş sohbet, güzel bir çocuktu. 15 yaşındaymış. Bana kendinden, Kızılağaç köyünde meydana gelen olaylardan bahsetmeye başladı. Kurtların, domuzların indiğinden, canavarlardan ve çobanlığın inceliklerinden bahsetti. Şunu da belirteyim. Ben kendisiyle karşılaştığımda hayvanlarını otlamaya çıktığından haberim yoktu. Çünkü görünürde bir hayvan yoktu. Sadece kulağıma ara ara çınlama sesleri geliyordu. Öncü olan bir hayvanın boynuna takılı olan çandan, nerede olduklarını anlattı. Aslında kendisinin gelmesine gerek olmadığını fakat önümüz kurban bayramı olduğundan farklı yerlerden gelen kişilerin hayvanları çaldığından bahsetti. Okul durumunu sorduğumda okumak istemediğini, ailesinin zorla okula gönderdiğini, araba ses sistemleri üzerine bir dükkân açmak istediğinden, bu yolda hayatına devam etmek istediğinden bahsetti. (Bu yazıyı yayınlamaya karar verdiğim an (04.2020) itibariyle Serhat’la aynı noktadayım. Ülkemizdeki plansızlık göz önüne alındığında üniversite okuyup, meslek sahibi olmaya yönelik bir kariyer planı oluşturmak hataymış. Umarım hayalini kurduğu dükkanı açabilmiştir.) Serhat’la beraber köyüne vardıktan sonra ailesiyle de tanıştım. İkram ettikleri soğuk ayranı içtikten sonra yola koyuldum.

Kazıklı’ya doğru devam ederken önümde yine, yine, yine bir yokuş vardı. Bu yokuşun tepesinde soluklanmak için durduğum sırada karşı yönden gelen bir araba yanımda durdu. Bodrum istikametinde olduklarından emin olup olmadıklarını sormak için durmuşlar. Doğru yönde olduklarını belirttim. Teşekkür edip yollarına devam ettikten sonra ileride yine durdular. Geri gelip; "Bu yokuşu çıkarken acıkmışsındır" diyerek hamburger ikram ettiler. Görece bir zirvede, ormanın arasında hamburger keyfi. Kim hayır diyebilir. Serhat’ın ailesi ayran ikram etmişti. Şimdi de hamburger. Normalde önce yemeğimi yerim. Sonra içeceğimi içerim. Bu sefer tersi oldu. Olsun. Bir mahsuru yok. Rutinin dışına çıkmış oldum.

Tepeden aşağı doğru inerken tehlikeli bir an yaşadım. Hızım doruk noktasına ulaşmıştı, yolun durumu iyiydi, hızımdan dolayı rüzgar yüzüme çarpıyordu... Keyfim yerindeydi... Tam bu esnada yandan sert bir rüzgar esti. Rüzgarın etkisiyle yan şeride doğru savruldum. Ağaçların arasına uçmak üzereyken frenlere asılıp dengemi topladım. Karşıdan bir araç gelmemesi olası büyük bir kazayı engellemiş oldu. Derin bir oh çektin. Yaşadığım bu andan sonra inişlerde daha da konsantre olmaya başladım.

Öğlene doğru Akbük’e vardım. Denize girip serinledikten sonra doğruca Didim’e doğru yol aldım. İkindi vakti Didim’e ulaşmıştım. O kadar acıkmıştım ki hemen yemek yiyecek bir yer aramaya başladım. Pişmiş piliç satan bir dükkân gördüm. Dükkanın hemen karşısında bulunan bir caminin avlusuna geçtim. Yemeği yerken “hayvan gibi” bir köpek yanıma yanaştı. Kilosundan yürüyemiyordu. Mecbur yemeğimi bölüştüm. Haracımı verdim.
Bir ısırıkta benden alacak diye çekinmedim değil.
Hava henüz kararmadığından ve kalabalık yerlerde kamp yapmayı sevmediğimden Didim’in dışında bir köyde geceyi geçirmek için yola koyuldum. Didim içinde ağır ağır pedallarken baya geniş bir tarihi kalıntıya denk geldim. Burası eski Yunan Apollon Tapınağı’ymış. Batmaya başlayan güneşin altında büyüleyici gözüküyordu. Bir zamanlar devasa olan bir yapının ayakta durmaya çalışan kalıntıları, direnişi…
Apollon Tapınağı
Batan güneşin oluşturduğu romantik havadan sıyrılıp yola devam ettim. Akşamüstünün serinliği, karnımın tokluğu, sırtımın pekliğiyle yol arkadaşımla birlikte sakin bir yolculukla Akköy’e varıp, geceyi orada geçirdim.




Yorum Gönder

0 Yorumlar