ISPARTA-İSTANBUL BİSİKLET TURU 14. GÜN - Ayetullah Kılınç

ISPARTA-İSTANBUL BİSİKLET TURU 14. GÜN

14. Gün (Akköy-Söke-İzmir(Fatih Vinç)) (40  km)
Yine eşyalarımı, çadırımı toplayıp yol arkadaşımın sırtına yükledikten sonra yola koyuldum.
Bu turun planlamasını yaparken Didim’den sonra Söke’ye uğramayacaktım. Dilek Yarımadası’nın etrafından dolanıp Kuşadası’nın içinden geçmeyi planlıyordum. Fakat güzergahımı değiştirmek durumunda kaldım. Neden mi?
Her şey o sabah yanlış yöne girmemle başladı. Denize yakın olan yoldan Tuzburgaz’ı istikametinde devam etmem gerekiyordu. Fakat anayola doğru gitmişim. Aslında 5 km kadar gittikten sonra fark ettim ama geri dönmek içimden gelmedi. Çünkü yokuş inmiştim. Yokuşu geri çıkıp öbür taraftan inmek yerine; Söke’ye gidip oradan iç yoldan Tuzburgazı’na düz yolda geri giderim diye planı değiştirdim. Keyifli bir sürüşle Söke’ye vardım.

Söke’de yemek yiyecek bir yer ararken dikkatsizlik sonucu bir çukura girdim ve bisikletin jantından bir ses geldi. İnip baktığım zaman arka tekerdeki jantlardan bir tanesi kırılmıştı. Bisikletin üzerinde bu kadar yük varken böyle bir olumsuzluk yaşamam muhtemeldi. Bu biraz canımı sıktı. Çünkü böyle bir sorunun tamirini yapmayı bilmiyordum. Orada bir bisikletçi bulup ve eğer elinde bisikletime uygun jant teli varsa yaptırmam gerekiyordu. Yemek yerken nasıl bir yol izleyeceğime karar veririm deyip, bisikleti elimle iterek bir lokantaya gittim.  Lokantada yemek siparişi verdikten sonra düşünmeye başladım.
Söke’de jantı yaptıracak bir yer bulabilir miydim? İhtimal vardı. Bu turu yaparken bütçem kısıtlı olduğu için yolculuk sırasında İzmir’in Urla, Çeşme, Alaçatı ilçelerine gitmekten vazgeçmiştim. Başka bir zaman sadece bu rota üzerinde tur yapacaktım. Yani şimdi İzmir üzerinden transit geçiş yapacaktım. Trafiğin yoğun olduğu yerde de bisiklet sürmek keyifli olmuyor.  Burdur Salda Gölü’nde kamp yapmaya gittiğim zaman orada tanıştığım kişiler İzmir trafiğine girmeden Selçuk-Aliağa Metrosuna binebileceğimi söylemişlerdi. Kuşadası, Selçuk bu yerlere de daha önce gitmiştim. Abimle konuşmalarımızda İzmir taraflarında bir sıkıntı olursa çalıştığı şirket olan Fatih Vinç’in şubesine uğrayabileceğimi söylemişti. Ben de yaz dönemlerinde bu şirkette çalışmıştım. Selçuk-Alsancak-Aliağa metro hattını kullanmak yerine Söke’den Alsancak’a trenle geçiş yapıp oradan Fatih Vinç’e gidebilirdim. Geceyi orada geçirirdim. Onların da yardımıyla bisikletçi bulup bisikletin tamirini halletmiş olurduk. Dilek Yarımadası’nı da İzmir’de daha sonra yapacağım turda gezerdim.
Bunları düşünüp, kararımı verdikten sonra sonra abimi arayıp durumu anlattım. Tur bittikten sonra duydum ki Fatih Vinç’in merkez şubesinden İzmir şubesine bir telgraf çekilmiş. Mesajın içeriğinde -kaba taslak olarak söyleyecek olursam- ağır bir misafirin geleceği, gerekli tüm hazırlıkların yapılmasının yüksek önem arz ettiğini belirtmişler. Aman ha bir dediği iki edilmesinmişmiş. Şaka tabi. Hangi çağda yaşıyoruz, telgraf mı kaldı? Direkt arayıp söylemişler. Tabii içeriği böyle de değilmiş. Manyağın biri geliyor demişler.
Tren istasyonuna gidip İzmir Alsancak’a bir bilet aldım. Tren geldi. Rica minnetle, inatla zorlayarak bisikleti aldırdım. Arkadaş bu bisiklet size ne etti ya!

Tren, saat 18 gibi İzmir’e yanaştı. Fatih Vinç tren garından 7 km uzaktaydı. Sanayi bölgesinde, ağır araçların olduğu, her tarafın çöp olduğu bir yolda kırık bir jant telinin olduğu bisikletle zorlaya zorlaya oraya gitmeye başladım. Yolda bir jant telini daha feda ettim. Hedefe varmadan 300-400 metre önce karşıdan gelen bir araç yanımda durdu. “O sen misin?” dedi. Önce bir şaşırdım. Ünüm buralara kadar gelmiş demek diye düşündüm. İçimden “Dağlara çıkan dağlardan inen; ormanları, denizleri, ovaları aşan; çakallarla, köpeklerle yüzleşen; güneşin altında pedal çeviren; aç, susuz kalıp bu yolları aşıp buralara gelen benim, ben!” dedim. Sonra kendimi toparladım. Dışımdan sadece “Benim” dedim. “Hoş geldin. Fatih Vinç hemen şurada.” dedi. Fatih Vinç’in yanındaki şirkette çalışıyormuş, mesaiye kalmış. Ona böyle bir manyağın geleceğini söylemişler.
Şirkete varıp, anahtarın olduğu yeri zorda olsa buldum. İçeri girip kameralara bir selam verip, duş aldıktan sonra bir odaya yatağımı serdim. Klima vardı. Klimanın varlığı, çok sıcak ve yorucu geçen o zamanlarda tarif edilemez bir mutluluk veriyordu. Küçük şeylerden keyif almak, asıl mesele buydu.

Yolculuğumun Muğla Sınırından Aydın Söke'ye olan kısmıyla alakalı teknik bilgiler:

Rüzgar karşıdan esmeye devam etti.
550 km boyunca yaklaşık 8000 m'ye yakın tırmanış ve iniş yaptım. Günlük ortalama 68,75 km bisiklet sürdüm. 
Muğla sınırından Marmaris merkezine kadar olan yol sıcak asfalt kaplamaydı. Yolun durumu ve sürüş konforu çok iyiydi. Trafik Marmaris kavşağına kadar sakindi. Sonra yoğunlaşmaya başladı.
Yazımda da belirttiğim gibi Marmaris-Datça yolu soğuk asfalt kaplamaydı. Ve çok aşınmıştı. Yol durumu çok kötüydü. Trafik orta yoğunluktaydı.
Muğla Gökova'dan sonra ana yoldan çıkıp sahil, orman yolunda devam ettim. Bu güzergahta, yol soğuk asfalt kaplamaydı. Genel kalitesi orta diyebilirim. Aşınmadan dolayı yol kenarlarında çakıllar birikmişti. Trafik sakindi.

Yolculuğumun 14 günlük süresinde 983 km yol katettim. Yaklaşık 15180 m tırmanış, 16215 m iniş ve günlük ortalama 70,20 km sürüş yaptım.   


Yorum Gönder

0 Yorumlar